top of page

BİR HİKAYE ANLATMAK

  • Yazarın fotoğrafı: Ayşe PELİKLİ
    Ayşe PELİKLİ
  • 3 gün önce
  • 35 dakikada okunur

30 GÜN 30 FİLM VE SON DERECE ŞAHSİ ANALİZLERİ

Herkes gibi ben de bir şeyler izlemeyi çok severim. Bazen film maratonları yapar, bazen bir diziye sarar, bazen zaten bölümlerini ezbere bildiğim bir diziye yeniden sarar, bazen youtube videoları izler bazen de belgesellere kilitlenirim. Bu, bir döngü halinde sürer gider. Kadim uygarlıklarla ilgili belgesellere dadandığım bir dönemin ardından tekrar film modum açıldı. Hem de her gün 1 film izleyecek yani maratona dönecek kadar. Hazır yılın geri kalanına göre daha fazla zamana sahip olduğum bir dönemde bu modu yakalamışken değerlendirmek istedim. Ben böyle film maratonlarında Pinterestteki listelerden faydalanmayı çok severim. O listeler sayesinde daha önce adını duymadığım veya ön yargıyla yaklaşacağım birçok filmi seyretme şansım oldu. Böylece film yelpazem hayli genişledi. Ancak bu sefer takip ettiğim listenin içinde doğrudan filmler yok. Konu başlıkları var. Şimdi hangi konu başlığı için hangi filmi izlediğimi ve bu filmler hakkındaki yorumlarımı yazacağım. Kendime de güzel bir film günlüğü bırakmış olacağım.


1. Görev: Doğduğun yıl yayınlanmış bir film izle.

Ben 1999 doğumluyum ve bu görev için film seçmek oldukça zor oldu. Fight Club, Matrix, American Beauty, Eyes Wide Shut, 10 Things I Hate About You, Notting Hill gibi daha önce izlediğim birçok popüler film 1999 yılında çekilmiş. Listede uzun zamandır izlemek istediğim The Sixth Sense ve Green Mile gibi çok popüler ve başarılı olduğuna neredeyse emin olduğum filmler olsa da film listesine daha pozitif enerjilerle başlamak istediğim için hafif bir yapım tercih ettim ve daha önce Pretty Woman’da izleyip enerjilerini çok beğendiğim iki başrolü buluşturan Runaway Bride’ı seçtim. Kaçak Gelin olarak Türkçeye çevrilen bu filmde adından da anlaşılacağı üzere düğününden kaçan bir gelin var ama tahmin edilemez olan şu ki bu gelin tek bir düğünden kaçmıyor, her düğünden kaçıyor. Daha önce birkaç kez evlenme girişimi olmuş ama hiçbirini imza ile sonuçlandıramamış olan bir karakterin hayatına dahil oluyoruz. Kızımızda biraz “pick me”lik var. Esas kız da esas oğlan da ayrı ayrı itici özelliklere sahip oldukları için bana oldukça gerçekçi ve birbirlerine uygun göründüler. Senaryo klasik bir Hollywood romantik komedisinin tüm hikaye unsurlarını yansıtıyor. İnsanın içini ısıtan, yeniden aşka inandıran, yaşamaya karşı umutla dolmasına yardımcı olan bir romantik komedi olmadığı için 7’den düşük, sırf Julia Roberts oynadığı için 5’ten yüksek vereceğim. Puanım 6/10.


2. Görev: Adında sayı geçen bir film izle.

Ben bu görev için The 39 Steps’i seçtim. Çünkü klasik filmleri izlemeyi severim. Eski filmleri izlemeyi severim. Hitchcock severim. Ancak izlediğim The 39 Steps’in Hitchcock versiyonu olmadığını anladığımda filmin bitmesine 20 dakika filan kalmıştı. Yani 2008 yapımı bir filmi nasıl 1935 yapımı zannederek izlersin? Bir de ne güzel renklendirmişler ya adamlarda ne teknoloji varmış filan diyorum izlerken. Beynimin yerinde cacık varken izlemişim filmi ama her neyse kısmette o varmış gayet de güzel bir filmdi. Ters köşelerini çok başarılı buldum. Seyirciyi tahmine zorlayan filmleri seviyorum. İnsan bir hikaye takip ederken zihninde ister istemez bazı tahminler oluşuyor ve doğru çıkarsa zeki, yanlış çıkarsa şaşkınlık hissediyor. Seyirciyi sürekli odakta tutmak için ufak gizemler yaratmak ve ipuçları bırakmak her zaman işe yarar. Puanım 7,5/10.


3. Görev: Oscar kazanmış bir film izle.

Bu görev için Oscar kazanmış filmlerin listesine bakarken dedim ki: “Madem Oscar kazanmış bir film izleyeceğim neden ilkini izlemiyorum?”. Böylelikle tercihimi Oscar kazanan ilk filmden yana kullanmış oldum: The Wings! Dikkatimi çeken ilk şey, Oscar ödüllerinin 1929 yılında verilmeye başlanması oldu. O yıllarda kaç film çekiliyordu ki aralarında en iyiyi seçip ödül vermişler diye araştırırken 1920’lerin Hollywood için son derece üretken bir dönem olduğunu öğrendim. Bana nedense savaş yıllarında insanlar sadece savaşıyormuş gibi geliyor. Oysa hayat, teknoloji, sinema, eğlence... Belki kaldığı yerden olmasa da bir yerlerden devam ediyor. Yoksa savaş hiç bitmiyor ki. Çok şükür topyekun girdiğimiz ve bilfiil içinde olduğumuz bir dünya savaşı görmesem de ben bile 27 yıllık ömrümde kaç tane savaş gördüm. The Wings, I. Dünya Savaşı pilotlarını anlatıyor ve hem siyah beyaz hem sessiz bir film olmasına rağmen beni bayağı bir sardı. Özellikle çekim tekniklerinden aşırı etkilendim. 1920’lerde uçak filmi çekmek... Uçağın içini görüyorum, uçuş sırasında havada süzülen pilotu görüyorum, uçakları gökyüzünde savaşırken görüyorum ve tüm bunlar son derece gerçekçi çünkü muhtemelen gerçek. Uçak havada takla atıyor, düşüp yere çakılıyor ve bunlar yakın çekim. Dijital teknikler kısıtlı olduğuna göre fiziksel müdahaleler ve göz yanıltmaları kullanılmıştır ki bunlar benim için yapay zeka kullanımından daha etkileyici. Restorasyon emeğini de takdir etmek gerekir. Filmi o kadar iyi korumuş ve yenilemişler ki muhtemelen filmi zamanında sinemada izleyenlerin gördüklerinden daha net görüntüler seyrettim. Her şey siyah-beyaz olmasına rağmen uçaktan çıkan ateşler turuncuydu. Sarhoş karakterin gözünden etrafta uçuşan baloncuklar görebiliyorduk. Yani teknik açıdan kesinlikle bayıldım. İçerik açısından da güzel keşifler sağladı. Mesela İrlandalı asker, vatanperver bir Amerikalı olmasına rağmen sürekli alaya alınıyor ve komedi unsuru olarak kullanılıyor. Demek ki dönemin medyasının ülkelerini kurtarmış olsa bile göçmenlere bakışı bu yöndeymiş. Alman uçağından alınan demir haç bayrağı fark etmeden ayak altında eziliyor. Karakter bu ezme işini göstere göstere yapmıyor ama kamera o anı yakın plan gösteriyor. Bildiğim kadarıyla Almanya ve ABD 1921 yılında barış imzalamış ve Nazi Hükümeti gelene kadar barışı sürdürmüştü ama 6 sene geçmiş olmasına rağmen bu ima ortadan kalkmamış. Fransız komutan madalya takarken askerleri boynundan öpüyor. Bunu Franzsızların özelinde yorumlayacak kadar kültürel bilgim yok ama ben zaten eski film ve romanlardaki erkek-erkek ilişkilerini şimdikinden bayağı farklı buluyorum. Bizim bugün alışık olmadığımız türden bir duygusal ve fiziksel yakınlıkları varmış. Bunların haricinde filmde bazı figüranlar gerçek asker gibi hissettirmişti. Sonradan araştırdığımda zaten bir kısmının gerçekten orduda görev yaptığını öğrendim. Selamlaşma ve vedalaşma için kullanılan el sallama hareketinin bugünkünden farklı olması ve okay sözcüğünün O.K. şeklinde yazılması da ilgimi çeken diğer detaylar. Demek ki okay kelimesi bir şeyin kısaltması. Neyin kısaltması olduğuna dair kesin bilgi yok, yalnızca tahminler ve söylentiler var. Sanki kısaltma olduğunu daha önceden biliyordum ama okay dediğimiz kelimenin o ve k seslerinin ingilizce okunuşu olduğunu bu vesileyle fark ettim ve bir şey daha öğrenmiş oldum. Ayrıca kadınların da savaşta aktif görev yaptığını görmek güzeldi. Yani garip bir film, tam bir dram. İçinde komedi var, korku var, cesaret var, hayaller ve gerçekler var, acı var, ölüm var. David’in öldüğü sahnede çok ağladım. Jack onu kurtarmak için doktor çağırmak istiyor, komutanı “savaş bu çocuğum” diyor. Savaş bu işte. Aslında hiç kimsenin kazanmadığı bir oyun. Filmin sonundaki cümle ise çok etkileyiciydi: Bir adam, çocuk olarak ayrıldığı evine geri döner. Zorlu deneyimler insanları büyütür. Mücadele sırasında her şey son derece değerlidir ama tüm telaş bittiğinde hayat artık eskisinden daha boş görünür. Zaferler ve kayıplar iç içedir. Madem çabalıyoruz, madem zamanında bizim için bu kadar çabaladılar... Bari ona değer bir hayat inşa edelim. Puanım 9,5/10.


4. Görev: Karabasan gibi hissettiren bir film izle.

Karabasan filmi görevini okuyunca aklıma hemen daha önce izlediğim Mulholland Drive gelmişti. Ancak bu film serisine başladığımda psikolojik olarak ağır filmler izlemek istemiyordum. O yüzden benzer formda ama bence görevi tam karşılamayan bir şey izledim: Paprika! Paprika bir anime. Ben anime sevmem. Japon kültürünü sevmem. Kore dizilerini sevmem. Uzakdoğu kültürünü sevmem. Antipatik buluyorum hepsini. Dolayısıyla bu filmi de hiç beğenmedim. Bir iletisi varsa onu da alamadım. Japonların kadın bedeni üzerindeki hastalıklı rahatsız edici tutumu da zaten beni sinir etti. Denemiş oldum. Puanım 1/10.


5. Görev: Adının ilk harfiyle başlayan bir film izle.

Adım A harfi ile başladığı için yabancı literatürde daha bol bir şey yok. Başına sıfat olan “A” geldikten sonra her film benim adımın ilk harfiyle başlayabilir. Ancak ben onlardan birini istemedim. Direkt kelime a harfi ile başlasın istedim ve onlarca seçenek içinden gittim American Graffiti’yi seçtim. Koskoca Star Wars’ın yönetmeni çekmiş. Hem Star Wars’ın Han Solo’su hem de koskoca Indiana Jones olan Harrison Ford oynamış... Özetinde de lise son sınıf öğrencilerinin son gecesi filan diye okuyunca eğlenceli sıcak bir gençlik işi sandım. Saçma ve aşırı sıkıcıydı. Ancak sıkıcı olması da gerçekçi olduğunun kanıtı. Gerçekten bir gece kadar uzun sürdü yani o film. Gerçekten de o insanların hayatı beni hiç ilgilendirmediği için sıkıldım. İlgi çekici tek bir unsur yok. İlgi çekici olması amacıyla yazılan hikayeler bana zerre kadar geçmedi. Zaten 1990 öncesi filmlerdeki gençler aşırı yaşlı görünüyor. Belki biraz o yüzden de tuhaf ve itici geliyordur. Sonuç olarak bir Star Wars öncesi George Lucas’ını görmüş olduk. Gerçi ben o seriyi de sevmem ama Indiana Jones’ı yine biraz severim. Sırf onun hatırına puanım 2/10.


6. Görev: Yabancı dilde bir film izle.

Zaten neredeyse sürekli yabancı film izlediğim için benim açımdan hepsi yabancı dilde. O yüzden bu görev için herhangi bir film seçmek istemedim. Benim gibi bir filmseverin çoktan izlemiş olması gereken bir filmi izledim: Interstellar. Ne yazık ki yine bana geçmeyen filmlerden biri. Edebiyat ve yazarlık eğitimlerim olduğundan dolayı benim için filmin büyük kısmı karakter yazımıdır. İyi yazılmış bir karakteri en saçma senaryonun içinde bile izletebilirsiniz. İyi yazılmış bir karakter demek, filmden çıkardığınız zaman gerçek hayatta yaşayabilecek bir karakter demektir. Zaafları, hobileri, başarıları, başarısızlıkları, kendine has zevkleri, sürekli kullandığı kelimeleri, hayal kırıklıkları ve arzuları olan karakter demektir. Dolayısıyla ben bir baş karakterin o hikaye özelindeki motivasyonunu görmek isterim. Hikayeye ancak o zaman ikna olurum. Bana mantıklı gelmese de onun o kararı alması için geçerli bir gerekçesi olmasını isterim. Bu, karakterin kendi içindeki tutarlılığıdır. Benim kafamdaki tutarlılığı mühim değil. Interstellar’da Cooper’ın zaten öksüz kalmış, toz içinde boğulan çocuklarını bırakıp uzaya gitmesinin hiçbir açıklaması yoktu. Dr. Mann’in onu öldürmeye çalışmasındaki motivasyon bile daha gerçekçiydi. Değinmeye çalıştıkları fizik kuramlarını da yeteri kadar kullanamamışlar. O kısımlar fantastik kurgu gibi kalmış. Zaten bence ben uzay filmlerini sevmiyorum. Matt Damon ve Matthew McConaughey’in gençliklerindeki yakışıklılığının hatırına puanım 4/10.


7. Görev: Uzun zamandır izlemeyi düşündüğün bir filmi izle.

Yıllarca bana “Çok acıklı, izleme.” dendiği için izlemediğim ama bu göreve en çok yakışacak film Green Mile’dı. İzledim ve hiç de acıklı bulmadım. Tabiki John Coffey’in idam sahnesinde ağladım ve Wild Bill’in suç işlediği sahneye bakamadım (Hala o sahnede ne olduğunu bilmiyorum. Belki de hiçbir şey yoktu.) ama filmin genel atmosferi beni kötü etkilemedi. Çünkü her şey gerçekti. Orası ölümle dolu bir hapishane değildi. İnfaz memurlarının iş yeriydi. Her sabah oraya gidiyor, işlerini yapıyor, bir şeyler yiyip içiyor, birbirlerine takılıyorlardı. Filmin detayları güzeldi. John Coffey adının Jesus Chris’ten geldiğini iddia ediyorlar. John Coffey karakterinin insanlığın kurtarıcısı olmasına rağmen yeniden idam edilen bir Mesih olarak tasarlandığını söylüyorlar. Seans sırasında elektriklerin gitmesi de enerji alanıyla ilgili güzel bir bağlantı olmuş. Spiritüalizme gerçekçilik katmış. Bir de benim için filmin gerçekçi özelliklerden biri, John Coffey’nin saf iyi olmamasıydı. O herkese iyi davranmıyordu, iyiliğini adaletle dağıtıyordu. Mesela Percy ve Wild Bill’e iyi davranmadı. Onları birbirine öldürttü. Cezalarını birbirlerinden bulmalarını sağladı. Ben romanı okumadım bu arada. Romandan ne gibi farklar var bilemiyorum. Ancak daha filmin başında siyahi tutukluyu görünce tecavüz suçundan yakalandığını anladım. O dönemlerde özellikle tecavüz gibi yüz kızartıcı suçlar siyahilerin üstüne atılırmış. Çünkü fazla araştırılmadan cezalandırılıyorlarmış. Bülbülü Öldürmek’te de öyle olmuştu. Suçu asıl işleyen kişinin Wild Bill olduğunu da hemen anlamıştım. Çünkü John Coffey, Paul’a suçlunun kim olduğunu göstermek istediğinde onun da tanıdığı biri olduğunu anlamıştım. Bill’in Percy’nin homoseksüel olduğunu anladığı ve vurguladığı sahnede kız kardeşiyle ilgili yaptığı yorumu da hatırlayınca parçalar birleşmişti. John Coffey’nin ölmüş kız çocuklarıyla ne işi olduğunu da fareyi dirilttiği sahnede anladım. İşte iyi film böyle olur. Ben bunları anlarken çok zeki hissettim mesela. Seyirciye kendisini ya çok zeki ya da çok şaşkın hissettireceksin. Merak dediğin böyle diri kalır. İlgimi çeken şeylerden biri de oradaki tutukluların çoğuyla duygusal bağ kurmamızdı. O faresi olan adam mesela iyi biri gibi geliyor seyirciye. Halbuki herkes John Coffey gibi mağdur değil ki. Bir insanı hangi koşullarda, hangi ortamda tanıyorsan o haliyle değerlendiriyorsun. Bir insanın onu tanıyan kişi sayısınca kimliği vardır diyebiliriz. Uzun lafın kısası, bu film listesinde en beğendiklerimden biri oldu. Puanım 9/10.


8. Görev: Adında renk geçen bir film izle.

Green Mile’dan sonra hafif bir şey izlemek istediğimden dolayı bu görev için Red Notice’ı seçtim. Hızlı ve Öfkeli’nin yıldızları Dwayne Johanson ve aynı zamanda Wonder Woman Gal Gadot kadroda olunca iyi bir aksiyon filmi izlerim beklentisine girdim. Evet iyiydi. Ters köşeler güzeldi ama çok fazlaydı. Fazla bir yapmacıklık geldi gözüme. Oyunculuklar fazla tiplemeseldi. Her şey çok fazlaydı galiba ya. Sıpsıradan bir Hollywood aksiyon komedisi. Kalabalık izlenmesi gereken filmlerden. Puanım 3/10.


9. Görev: Kadın yönetmenin çektiği bir film izle.

Bu görev için daha fazla araştırma yapıp daha güzel bir seçim yapabilirdim. Ama sektörde hala erkek hegemonyası aktif olduğu için akla ilk gelen ya da yüksek puanlı filmlerin yönetmeni erkekler oluyor. Bu sebeple bir kadın yönetmen filmi bulmak için daha fazla çaba sarf etmemiz gerekiyor. Seçtiğim film Greta Gerwig’in Lady Bird’üydü. Hem bir çok adaylığı ve ödülü olması hem eleştirmenlerin gözdesi olması hem de yarı otobiyografik ögeler barındırmasıyla dikkatimi çekti. Ancak tıpkı American Graffiti’de olduğu gibi gerçekliğiyle beni sıktı. Film aşırı gerçekçiydi, bu yüzden karakterin duyguları bana fazlasıyla geçti aslında. Mesela ailesiyle arasında çatışmalar var ama onları aslında seviyor ve kendini yalnız hissettiğinde yine gözü onları arıyor. Kötü bir kız olmadan eğlenceli bir gençlik ve hatıra kalacak bir lise hayatı yaşamak istiyor ama çevresi müsait değil. Ona bu hayatı sunabilecek bir çevreye dahil olmak ümidiyle aslında istemediği kalıplara girmek zorunda kalabiliyor. Çok güzel, çok başarılı, çok azimli, çok zengin ya da çok şanslı değil. Her şeyi ortalama. Ailesinin verdiği adı beğenmiyor, kendine lady bird filan diyor saçma sapan. Seçtiği böcek de aşırı romantik ve sembolik. Çünkü kimlik inşası aşamasında. Kız o kadar herhangi bir ergen ki onu anlamamanız mümkün değil. Zaten Gerwig sonrasında o film için “Yaşananlar gerçek değil ama duygular gerçekti” demiş. Yani karakter yazımı yönüyle gayet başarılıydı ama zaman akışı çok hızlı olduğu için karaktere odaklanamadım. Çekim teknikleri ve kamera açılarını filan da beğenmedim. Albenisi yoktu filmin ama sanat filmi de değildi. Arada kalınca başarısız gibi görünüyor. Oysa Gerwig’in çoğu kişinin gençlik ve lise yıllarının diğer Hollywood filmlerindeki gibi sürekli çimleri biçilen büyük bahçeli banliyö evlerinde özenle döşenmiş ve sürekli neşeli bir dağınıklık içinde görünen genç kız odalarında yaşayan güzel kızlarınki gibi romantik sürprizlerle dolu olmadığını göstermesi, büyümenin hayal kırıklıklarıyla dolu bir yolculuk olduğunu gözler önüne sermesi son derece büyük bir başarı. Buna rağmen film beni içine almadığına göre belki de ben artık liseli ergen dramını çekemiyorumdur bilmiyorum. Bundan sonra lise filmi izlersem daha eğlenceli versiyonları anca kafam kaldırır gibi. Filmi izlerken çok sıkılsam da Lady Bird’ün hissettiği yalnızlığı, yönsüzlüğü, bir yere hem zincirle bağlı gibi hissedip hem oraya ait hissetmemenin çaresizliğini, yıllarca hayalini kurduğun ilklerin hayalindeki en kötü versiyondan bile daha kötü yaşanmasının düş kırıklığını, yeni bir hayat kurmaya çok cesaretim var sanırken gerçekten yola çıkmış olmanın korkusunu ve diğer tüm hislerini derinden hissedebilmiş olmamın hatırına puanım 6/10.


10. Görev: Daha önce okuduğun bir romanın filmini izle.

Bu görev için güzel seçeneklerim vardı. Biraz da unutmuş olduğum bir eserin filmini izlemek istedim ki sürekli ne olacağını bilmeyeyim. Bu doğrultuda belki de 15 yıl önce okuduğum Monte Cristo Kontu’nu seçmiş bulundum. Romanla ilgili hatırladıklarım; Mercedes’in bir kadın adı olduğunu ilk kez o romanda öğrendiğim, Mercedes ile Edmond’un kavuşamadığı, Edmond’un bir ada hapishanesinde illegal yolla tanıştığı mahpus arkadaşıyla yaşadıklarının kitabın yarısından filan büyük bir bölümünü kapladığı ve Edmond’ın intikamını aldığı. Sonradan edebiyat eğitimi alınca fark ettim ki o roman tam bir romantik akım eseri. Uzun tasvirler, fazla çabalı kılık değiştirmeler, basit kılık değiştirmelerle bile tanınmamalar, tesadüfler, karşılaşmalar... Sadece romantik akımdaki genel tiplemelerin aksine -romanda tam nasıldı hatırlamıyorum ama filmden çok da farklı değildi diye hatırlıyorum- kahramanlar tip değil, karakter. Bir romantik eserdeki kadar siyah-beyaz değiller. Bu da bizi filmin beni etkilediği yere götürüyor. Zaten eserin adı direkt karakter. Yani bu bir karakter hikayesi. Merkezdeki kişi iyi çizilmişse bu eser akar gider. Ve bu karakter gerçekten de tüm grilikleriyle harika çizilmiş. Edmond fakirliğiyle, zenginliğiyle, iyiliğiyle, kötülüğüyle, acımasızlığıyla, merhametiyle, disipliniyle, zaaflarıyla, korkularıyla, öfkesiyle, intikam arzusuyla, adaletiyle... Her şeyiyle gerçek bir adam. İncecik işlenmiş bir planı takip ederken bize sadece aksiyon ve merak dolu sürükleyici bir hikaye sunmuyor. Bizde ondan alınan hayatı geri alamayacak olsa bile en azından o hayatı alanların hayatını almayı başarabilecek mi kaygısı yaratıyor. Edmond başarsın istiyoruz. Edmond tanınmasın, Edmond koyvermesin, Edmond yorulmasın, Edmond zaaflarına yenik düşmesin, Edmond vazgeçmesin... Modern hikaye anlatıcılığında artık absürt olarak yorumlanabilecek detaylarına rağmen Edmond’un hikayesinin içine fazlasıyla sürüklendim. Filmin sonunda Fernand’ı öldürmemesi bile o kadar Edmond’luk bir hareketti ki... Ve bunu merhametinden yapmadı. Daha büyük bir acı yaşaması için yaptı. Filmde hikayenin sonunu biraz değiştirmişler yalnız. Hatırladığım kadarıyla Haydee, Albert ile gitmiyordu; Edmond’a karşı romantik bir sevgi besliyordu ama günümüz seyircisinde hoş bir yankı uyandırmayabileceği gerekçesiyle değiştirmişler sanırım. İyi yapmışlar. Haydee demişken Dumas’nın romana Tepedelenli Ali Paşa’nın kızı olarak dahil ettiği bu kurgusal karakteri filmde gördüğümüz ilk sahnede Akdeniz ezgileri duyuyoruz. Yanya valisinin kızı olarak tanıtılan karaktere Yunanca kökenli bir isim vermek zaten yeterince doğru bir detayken yönetmenler de bu detaya gerçek Akdeniz ezgileri ekleyerek hem işaretleri hem hikayeyi desteklemiş. Çünkü örneğin Hollywood yapımları Yunan kültürünü Batı kültürü gibi lanse eder. Halbuki Akdeniz ülkelerinin ortak kültürü hem melez hem de son derece benzersizdir. Bu film bir Hollywood yapımı olmadığı için bu kültür ögesi doğru yansıtılmış. Yeri gelmişken onu da söyleyeyim ben 2002 yapımı Hollywood versiyonunu izlemedim. Benim anlattığım 2024 yapımı Fransız versiyonu. Zaten eser Fransız edebiyatına ait olduğuna göre doğrusu bu versiyonu izlemektir. Tek kelimeyle harika bir filmdi. Varsa da kusurlarını görmezden geliyorum çünkü aklıma şurası da şöyle olsaydı dediğim bir nokta gelmiyorsa kusur aramaya gerek yok. Puanım 10/10.


11. Görev: Kült klasik bir film izle.

Bu görevi tam anladığımdan emin değilim. Kült film, yüksek gişe yapmasa bile yıllar içinde sadık bir hayran kitlesi edinen ve belki yıllar sonra bir fenomene dönüşen filmlermiş. Klasik filmler ise hem vizyona girdiğinde ana akımda başarı elde eden hem de sinema tarihi boyunca yerini koruyan filmlermiş. Yani Casablanca bir klasik, Fight Club bir kült gibi düşünebiliriz. Kült klasik olması için hem vizyona girdiğinde de başarı elde etmiş hem sinema tarihindeki yerini koruyor diyebileceğimiz kadar uzun zaman önce çekilmiş hem yıllar içinde ilk çıktığı zamankinden de fazla ses getirmiş hem de kendine has bir hayran kitlesi oluşturmayı başarmış olması gerekiyordu. Yapay zeka ile istişaremiz sonucunda Edward Scissorshand’i seçtim. Makas Eller! The Nightmare Before Christmas, Beterböcek, Ölü Gelin, Charlie’nin Çikolata Fabrikası, Alice Harikalar Diyarında... Tim Burton estetiğine zaten hayran olmasam bile aşinayım. Saydığım filmlerin de hepsini izlemedim ama izlediklerim ve sürekli karşıma çıkan sahneler bana Tim Burton evrenini ve anlatım tarzını tanıtmaya yetti. Dolayısıyla sıkılmadan izleyebileceğimi biliyordum. Edward’ın talihsizliği, farklılığı sebebiyle hissettiği yalnızlık, elleri yüzünden bazen sevdiklerine bile istemeden zarar vermesi, insanların onu önce korkunç bulup sonra işlerine gelince kullanmaya başlaması, sonra yine ilk fırsatta suçlaması... Mahallenin aşırı düzeni, herkesin evinin farklı bir pastel renkte olması ve insanların evleriyle aynı renk arabalara binmeleri... Toplumun birbirine benzeyen üyelerinin farklılıklar karşısındaki tutumu uç noktalarda simgelenmiş. Ancak iyi tarafı, her karakter yine de bir “karakter” olarak çizilmiş. Yani aslında hepimiz birbirimizden farklıyız. Kabul görmek için aynı görünerek bunu maskeliyoruz diye aynı olmuyoruz. O maskeye sahip olmadığı için farklı görünen ve farklı göründüğü için farklı olduğu belli olan kişileri dışlayarak kendimizi daha çok kabul ettirmeye çalışıyoruz. Hem senin gibiyim hem de bizim gibi olmayanları reddediyorum. Bak ne kadar doğru bir toplum üyesiyim. Toplumumuzu koruyorum. Korumayanlara karşı çıkıyorum. Kimi kimden koruyoruz? Kendimizi bile kendi yarattığımız kalıplardan koruyamazken... Winona Ryder bu filmde aşırı Müjde Ar’a benziyor bu arada. Filmin bir masalla başlamasını sevdim. Bu hikayenin bir masal gibi anlatılmasını sevdim. O bölgede kar yağdığında onu Edward’ın yaptığına inanıyorum. Çünkü senarist beni evrenine sokmayı başarır ve anlattıklarına inanmamı isterse ben ona inanırım. Sadece keşke herhangi bir cinayet olayı olmasaydı. Çünkü Tim Burton masalsı anlatımın çocukça versiyonunda kalıyor. Bir peri masalı gibi değil onun masalsılığı. Bir hikayeyi çocuk uydurmuş ya da çocuk anlatıyormuş gibi bir masalsılık gibi geliyor bana. Böyle olunca içindeki negatif temalar zihnimde oturmuyor. Ancak tüm filmlerinde de bu temaları görüyoruz. Yani orijinal Orta Çağ masalı yazıyor adam. Sanırım o anlatım tarzı pek bana göre değil. O nedenle bayılarak izlemesem de keyifliydi. Puanım 7/10.


12. Görev: Seni ağlatacak bir film izle.

Bu zor bir görevdi. Çünkü ben zaten her filmde ağlanacak bir şey bulup ağlarım. En azından bir gözlerim dolar. Şu listenin daha 12. sırasındayız, önceki 11 filmin 8’inde gözlerim dolmuştur. O yüzden filmin beni “gerçekten” ağlatacağını nereden bileyim? Mesela Ayla’da aşşırı ağlamıştım. Hala da her denk gelişimde ağlarım. İzlemiyorum o yüzden. Aşk Tesadüfleri Sever’in 2. filminde aşırı ağlamıştım. Bu örüntüden yola çıkarak kayıpların beni ağlattığı sonucuna vardım. Bir insanın kaybı, bir gençliğin kaybı, yaşanmamış ihtimallerin kaybı... Yine yapay zeka ile içinde kayıp temasını barındıran bir film bulduk: About Time. About Time’ı daha önce açıp çok sıkıldığım için kapatmıştım. Yeniden karşıma çıkınca bir şans daha vermem gerektiğini düşündüm. Aslında normal insanlardan daha az kayıp yaşama şansına sahip bir karakterin bu şansa sahipken bile yaşadığı kayıplardan bahsediyor. Kesinlikle etkileyici bir fikir. Ancak bana geçmedi. O karakter benimle aynı koşullarda yaşamıyor ki bana onun kaybı nasıl geçsin? Ya da aynı günü o kadar çok baştan alıyor ki duygusunu kaybediyor. Mesela babasının Tim’e özel gücünü söylediği sahnede hiç aralarında baba-oğul samimiyeti yoktu. Sonradan fark ettim ki babası da o anı tekte yaşamayı başaramadığı için muhtemelen birkaç kez tekrar etmiş ve sahne duygusunu kaybetmiş. Yani o duygu eksikliği bunu anlatmak için bilinçli şekilde yerleştirilmişse kesinlikle başarılı. Ama bu tamamen tesadüf ya da benim anlam yüklemem de olabilir. Sonuç olarak filme ağlamadım. Sadece Tim’in babasının hatırasına bile veda etmesi gereken yani tamamen vedalaştıkları sahnede babasının onunla tekrar etmek istediği son anın Tim’in çocukluğundaki keyifli ve sakin herhangi bir gün olmasını istemesi beni duygulandırdı ve gözlerim doldu. Hikaye, bir kadın karakter üzerinden işlenseydi daha duygusal olabilirdi diye düşünüyorum. Ya da bu geri dönüşler daha dönüm noktası bir olay için, hayat memat meselesi bir durum için tercih edilseydi. O anda kalsan da o anı tekrar kurgulasan da bir şeylerden vazgeçmiş olman gerekseydi çok daha etkileyici, heyecanlı ve duygusal olabilirdi. Ya da en azından karakterin geçmişte verdiği çok yanlış bir karar olsaydı da o karar yüzünden kaybettiği yıllarını geri alabilseydi. Yani o kadar sıradan birine verilmiş ki bu güç. O kadar hiçbir işe yaramadı ki hikayenin seyrinde... Etkilenmem mümkün değildi. Filmin amacı muhtemelen bu gücü sıradanlaştırmak ve hayatın ne kadar sıradan olsa da sen ne kadar büyük zorluklar yaşamasan da bazı anlar geri alınabilir olsa da geri alınamayacak kayıplar vardır ve insan özel güçlere sahip olmakla beraber büyük acılara sahip olmamasına rağmen çaresiz hissedebilir mesajını iletmekti. İnsanın her koşuldaki acziyetini göstermekti yani. Bununla beraber Tim’in babasını tamamen kaybettikten sonra günleri tekrar yaşama sebebinin hatalarını düzeltmek değil de etrafındaki güzellikleri fark etmek olmasında filan da işte siz Tim gibi değilsiniz sizin 1 günü 1 kez yaşama şansınız var onu fark ederek yaşayın mesajı filan vardı. Evet ben Tim gibi değilim kardeşim. Ben 1 günü 1 kez yaşıyorum. O yüzden duygulanacağım, korkacağım, endişeleneceğim, öfkeleneceğim, aşırı tepkiler vereceğim, heyecanlanacağım, yanlış anlayacağım, yanlış kararlar vereceğim, hata yapacağım, sevineceğim... Normal insan gibi yaşarken bazen de çevremi fark etmeden günlerimi geçireceğim. Normali bu. Hayat böyle bir şey. Ben bile ancak bu kadar romantize edebiliyorum. Ben ya mesajı ya da iletim şeklini sevmedim. Puanım 4/10.


13. Görev: Disney veya Pixar yapımı olmayan bir animasyon izle.

Bu görev için elimde izlenmeyi bekleyen harika bir seçenek vardı: Persepolis. Çok daha dramatik ve boğucu bir film bekliyordum. Animasyon olması anlatılanların etkisini hayli yumuşatmış. Yine de ne kadar korkunç ve üzücü oldukları gerçeğini saklamıyor. Yani filmin anlatımındaki dengeyi sevdim. Hikayeye zaten lafım yok çünkü gerçek. Senarist otobiyografisine neredeyse hiç dokunmamış sanırım. Çünkü karakter her şeyiyle çok gerçek. Sevgilisi tarafından aldatıldıktan sonra onunla ilgili hatıraların değişmesi bile çok gerçekti. Bu detayları görebilmek de hoşuma gitti. Eğitim, aşk, arkadaşlık, yalnızlık, aile, gurbet, siyaset, baskı, toplum... Film tek bir konu üzerine odaklanmamış. Yani bu bir İran İslam Devrimi belgeseli değil. Yalnızca o süreci yaşamış bir insanın içinde o süreci ve etkilerini de barındıran yaşam öyküsü. Siyah-beyaz tercihi de hoşuma gitti. Ben siyah beyaz olmasını biraz da tüm bunların bir hatıra olmasına bağladım. Üstelik çoğu kötü hatıralar. Zihin kötü hatıraları unutmaya meyillidir. Belki de Marjane yaşadıklarından sonra o günlerin renklerini unutmuştur. Belki de İran'ın İslam Devrimi'nden sonra siyaha bürünmesini vurgulamak istemiştir. Beklentimi karşılayan başarılı bir yapımdı. Puanım 7,5/10.


14. Görev: Gelecekte geçen bir film izle.

Gelecek filmlerinin genellikle uzaysal olmasından pek hoşlanmıyorum. Bu nedenle bu görev için Gattaca’yı seçtim. Onda da yine bir uçuş teması var ama en azından uzay gemileri ve uzaylılar yok. Ethan Hawke, Before Sunrise’daki aşık olunası yaşlarında. Jude Law’ın tipi fakire müsait olmadığı için yine avantajlı tarafta. Ama film de bunu sorguluyor zaten. Avantaj ve dezavantaj nedir? Hangi durumlarda birbirlerine dönüşürler. İnsan kaderinden kaçabilir mi? İnsanlar zannedildiği gibi sınıflandırılabilir mi? En iyiyi hedefleyen son derece korunaklı bir düzen ne kadar korunabilir? İnsanın kendini ve önüne konan engelleri aşma isteği engellenebilir mi? Gelecekte ne kadar ileri gidersek gidelim, teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, çipler ve benzeri cihazlarla insan ne kadar dijitalleştirilirse dijitalleştirilsin insanın insan olduğu ve daima insan kalacağı gerçeğini vurgulayan bir filmdi. İz bıraktı diyemem ama başarılı buldum. Puanım 7/10.


15. Görev: Siyah-beyaz bir film izle.

Bu görev için sinemanın siyah-beyaz döneminin en renkli filmlerinden birini seçtim: Roman Holiday! Audrey Hepburn su gibi güzel, Hollywood İtalya’nın çok iyi bir reklamını yapıyor, toplumun en ayrıcalıklı kesiminde büyümüş bir genç kız ayrıcalıklarının boyunduruğundan kurtulma hevesinde, herhangi bir genç kız gibi yaşamayı tatmak istiyor, senaryoda tahmin edilemez hiçbir şey yok, film sadece seyirciye keyifli bir romantizm ve absürt bir komedi izletmek istiyor. Persepolis ve Gattaca’nın kasvetli atmosferinden sonra bana çok iyi gelmişti. Puanım 6,5/10.


16. Görev: Müziği ikonik olan bir film izle.

Hans Zimmer ve Lisa Gerard’ın Akdeniz ve Kuzey Afrika tınılarıyla süslediği, hüzün ile o hüznün nihayet bitmiş olduğu hissini bir arada barındıran, insanı acı dolu ömrü sona ermiş de yeni bir ömre başlıyormuş gibi hissettiren Now We Are Free adlı eseri... Bu görev için uzun zamandır izlemeyi düşündüğüm bir film seçtim: Gladiator! HA-Rİ-KA bir filmdi. İlk sahnesinden son sahnesine kadar seyirciyi odakta tutan, hikayesinin bağlamından hiç kopmayan, mantık hatası yapmayan, karakter çizimi son derece güçlü olan ve daha birçok övgüyü hak eden muhteşem bir yapımdı. Roma’yı bir Avrupa devleti, Romalıları bir Avrupa halkı gibi gösteren klasik Hollywood anlatılarının yanında onların bir Akdenizli olduğunu vurgulayan, Anadolu ve Kuzey Afrika esintilerini de ihmal etmeyen gerçekçiliğiyle beni çok etkiledi. Maximus’un bağlılığı, cesareti ve disiplini onun gerçek bir komutan olduğunu hissettiriyor. Commodus’un aç gözlülüğünün kendi kız kardeşine duyduğu ensest ilgiye varması onun herhangi bir sınırı olmadığını hissettiriyor. Her karakter hikayede oynaması gereken rolü çok güzel dolduruyor. Böylece film sizi aslında şaşırtmıyor. Sadece merak ve heyecan içinde bırakıyor. Bir de tabii Maximus’un intikamını aldığını görmek için sabırsızlıkla bekletiyor. Beni şaşırtan tek karakter Proximo’ydu. Sadece parasına bakan bir adam görüntüsünün arkasından bir gladyatörken ona özgürlüğünü bahşeden eski kralına duyduğu bağlılık çıkınca Maximus’un yolunda canını feda eden bir kahramana dönüştü. Filmde ağladım, heyecanlandım, meraklandım, endişelendim, korktum, üzüldüm, sevindim, içim rahatladı... Bana sayısız duygu yaşattı ve gerçekten de son sahnede Maximus’un Commodus’u öldürmesini nefesimi tutarak bekledim. Beni bu kadar hikayenin içine alması bile yüksek bir puanı hak ediyor. Çünkü hikaye standart arketipler üzerine kurulmuş. Kahraman, zalim, kahramanın cesur yardımcıları, zalimin ona ihanet eden çevresi, haksızlık, çalınmış hayatlar, kötüye kullanılan güç ve intikam. Bu hikayenin nasıl başlayıp nasıl biteceği zaten belli. Bu kadar ortada olan bir dinamik için bile “Ya öyle olmazsa? Ya Maximus başaramazsa?” endişesi taşıyarak onun intikamını benimsememi sağladığı için bile bu filme yüksek puan verilir. Filmde tarihi hatalar varsa benim bilgim onları fark etmeye yetmedi. Ben fark ettiklerimi doğru ve başarılı buldum. Puanım 9,5/10.


17. Görev: 1980’lerden bir film izle.

Gladiator beni duygusal olarak biraz yorduğu için bu görevde daha hafif bir film istedim. Zaten 1980’ler deyince benim aklıma John Hughes geliyor. Ancak onun çerezlik filmlerinin çoğunu izlediğim için Hughes’tan bir yapım seçemedim. Onun tarzına çok benzeyen ama belki onunkilerden daha bile iyi filmleri yönetmiş olan Chris Columbus’tan bir film seçtim: Adventures in Babysitting. Duru bir güzelliğe sahip fakat yıl 1987 olduğu için 27 gibi görünen 17 yaşında bir genç kızın çocuk bakıcılığı yaptığı bir gecede başına gelmeyen kalmıyor. Yalnızca birkaç saat içinde mafyalar, hastaneler, tren çeteleri gibi içine düşmedikleri bela kalmıyor. Tüm bunların arasında bir caz kulübünde eğlenmeyi, aldatan bir sevgiliyi flörtüyle basmayı ve üniversiteli gençlerin ev partisinde aşkı bulmayı da ihmal etmiyorlar. Gece sonunda kazasız belasız herkes yatağına girmiş oluyor. Tüm bu gerçek dışı sahnelerin arasında bir sahne var ki belki de gerçekliğiyle kalbimi sıcacık yaptı: Sara’nın elinde tatlısıyla oyuncak dükkanının vitrinine baktığı sahne. Her ne kadar yaşadıklarının farkına varacak kadar büyük olmadığı için gece boyunca eğlense de oyuncak dükkanını görür görmez çocuk olduğunu hatırlıyor. Korktuğunu, yorulduğunu ve annesini özlediğini o an fark ediyor. Çok kısacık bir sahneydi ama o oyuncaklara bakışı o kadar gerçekti ki... Columbus’un bizi içine sürüklediği fantastik dünyadan bir anda çıkarıp duygusallığımızla baş başa bırakmasını seviyorum. Evde Tek Başına’yı seven herkes bu filmi de sevecektir. Puanım 8/10.


18. Görev: Yorumlarına güvendiğin birinin önerdiği bir film izle.

Tarzlarımız pek uyuşmasa da iyi filmler öneren bir arkadaşım var. Son hatırladığım film önerisi ondan geldiği için bu görev için o filmi değerlendirmek istedim: First Man. Ryan Gosling’in Neil Armstrong’u canlandırdığı ve NASA’nın aya ayak basma sürecini anlatan bir film. İzlerken uyuyakaldım. Filmin atmosferi karanlık. Hikaye anlatımı yavaş. Beni sarmadı. Bende merak uyandırmadı. Başarısız olduğunu söyleyemem ama bana hitap etmedi. Uzay filmleriyle pek aramın olmadığının bir kanıtı daha... Puanım 5/10.


19. Görev: İsmi tek kelimeden oluşan bir film izle.

Bu görev için güçlü bir adayım vardı ancak beni biraz hayal kırıklığına uğrattı ve dil edebiyatçı olduğum için üzerine uzun konuşacağım. Uzaylıların dünyaya gelişini anlatan ve bir kısa öyküden uyarlanmış olan Arrival, farklı gezegenlerde zamanın algılanışının daha farklı olduğu ve bunun tamamen zihni yönlendirmekle alakalı olduğu fikrini beynin düşünme sistemini en hızlı etkileyen unsur olan “dil” üzerinden yapmaya çalışıp başarısız oluyor. Zamanın döngüselliği ilkesi üzerine çalışmak isteyip hiçbir şey üzerine eğilemeyen başarısız bir senaryo. Aslında fikir şu: Farklı bir gezegende yaşayan canlılar (uzaylılar), kullandıkları dil gereği zamanı doğrusal değil döngüsel algıladıkları için geleceği biliyorlar. Bu dili öğrenirsen sen de geleceği bilebilirsin. Ve belki de buradan şu soruyu sormak istiyor: Bildiğin bir gelecekte yaşamak nasıl olurdu? Ama film şöyle gelişiyor: Uzaylılar dünyanın farklı noktalarına iniş yapıyor. İniş yaptığı ülkeler uzaylılarla iletişim kurup dertlerini anlamaya çalışıyor. Bu ülkelerden biri de ABD. Her ülke gibi ABD de uzaylılarla iletişim kurabilmek için bir dil bilimciyle çalışıyor. Seçtikleri kadının dünyanın en iyi dil bilimcilerinden biri olduğunu “söyleyen” film, bize bunu asla “göstermiyor”. Mesela biri ona “Dile bir matematikçi gibi yaklaşıyorsun.” diyor. Bu da bunu iltifat olarak kabul ediyor. Abla desene dil zaten bir matematik diye. Kızı geliyor bir soru soruyor, kadın da cevap veriyor. Kızı “Ben daha bilimsel bir şey arıyorum” diyor. Bu da diyor ki “Bilim istiyorsan babana git.”. Babası fizikçi. Abla dil neee??? Bilim değil mi? Dünyanın en iyi dil bilimcilerinden biri olacağım; dilin bir matematik olduğunu, bir bilim olduğunu bilmiyormuş gibi konuşacağım. Kesinlikle çok zayıf bir senaryo. Tahtanın başına geçip cümleyi ögelerine, kelimeleri eklerine filan ayırdığı sahne... O kalem vuruşları asla dilci tarzı değildi. Filme o kadar bütçe ayırdınız da bir dil bilimciden danışmanlık almak hiç mi aklınıza gelmedi? Tüm bu bilgisizlik kokan sahnelerin yanı sıra biz bu kadını neredeyse hiç sağlıklı bir zihinle full konsantre çalışırken; notların, kitapların ve bilgisayarların arasında mekik dokurken, bir çalışma panosunun önünde örüntü kurmaya çalışırken yani tam anlamıyla hummalı bir çalışmanın ortasında görmüyoruz. Herkes böyle çalışmak zorunda değil diye düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Ne yazık ki herkes böyle çalışıyor çünkü çalışmak böyle bir şey. Kriz anındasın, çok az vaktin var, problem çözmeye çalışıyorsun ve biz senin o gözlerini tek bir sahnede bile cin gibi bakarken görmüyoruz. Hep uykulu, hep bayılacak gibi. Ses tonu, konuşması, bakışları, jest ve mimikleri sürekli dramatik. Kendinden emin, işine mantığıyla odaklanmış ve iş birlikçi bir kadın karakter görmek isterdim. Böyle filmlerde kadınları duygusal kararlar alsın ve yanlış görünen ama şans eseri onları doğruya götüren sonuçlara ulaşsınlar diye hikayeye yerleştiriyorlar. Bir erkeğin mantığıyla asla yapamayacağı bir şeye kadın iç güdüleri sayesinde cesaret ediyor ve başta her şeyi berbat edecek gibi görünüp sonra başarıya ulaşıyor. Düşünerek hareket ettiği, disiplinle çalıştığı ve ne yaptığını bildiği için başarılı olmuyor yani. Şans eseri başarıyor. Eminim bu karakter bir erkek olsaydı onun sabahlara kadar uyumadan masa başında dirsek çürüterek kimsenin çözemeyeceği bir dili çözmesini izlerdik. Çünkü erkekler öyle akıllı ki bu filmde uzaylıların kullandığı kelimelerin arasındaki örüntüyü bile koskoca dil bilimci kadın dururken fizikçi “erkek” çözüyor. Sadece 1 gece birkaç saat çalışarak... İş birlikli çalışma ortamında bunlara elbette rastlayabiliriz ama kadın anca uyuyup rüya filan görürken adam onun işini yapıyor. Çıldırırsın yani. Bir sonuca ulaştıkları da yok. Dili çözdükleri anı filan net olarak görmüyoruz. Geleceği nasıl öğrendiğini ve buna nasıl ikna olduğunu görmüyoruz. Ben süreci görmek isterim. Madem böyle bir film yaptın, bana sorunu gösterdin, çözümü gösterdin, süreç nerede? Ben neden izledim o zaman bu filmi? Zaten filmde hiçbir şey net değil. Uzaylılar hep bir sisin içindeler. Her şeyi bir rüya gibi kurgulamışlar. Çoklu evrenlerin ya da zamanın döngüselliğinin işlendiği filmlerde belirsiz motifler görmekten hoşlanmıyorum. Interstellar’daki çoklu evren teorisini de bu sebeple zayıf bulmuştum. Buna filmine alacak kadar inanıyorsan bunun gerçek olduğunu göster. Popüler anlatımdan kopmamak için sahneye gizem hatta uhrevilik katacaksan hiç bu temayı çalışma. Çalışılabilecek daha birçok “fantastik” tema var. Sonra, dil bilimci kadın sürekli hafıza kaybı yaşadığını zannediyor. Kesitler hikayeyi çok bölüyor. Zamanın döngüselliğini anlatan bir filmde kesit kullanılmasının mantığını anlıyorum. Hikayeyi de tıpkı zaman gibi döngüsel izletmek istiyorlar ama bunun çok daha başarılı örnekleri varken Arrival, iyi bir deneme bile olamaz. Öte yandan uzaylı tasarımı çok kötü. Uzaylıların derisi ve uzuvları deniz canlısı gibi. Su yoğunlukta bir yaşam alanları mı var? Neden onlara hiçbir filmde kalın bir deri ve tüy ya da kıl çizilmiyor? Mürekkep çıkararak ilişki kuruyorlar. O mürekkep onların nefesi mi? Ses dalgaları ve konuşma organlarından çıkan hava bizim atmosferimizde o hali mi alıyor? Mürekkep balığı mı bunlar? Uzaylı teması ilk işlenmeye başladığında yani yıllar yıllar önce dünyanın nispeten az bilinen ve ilgi çeken bölgesi olan deniz altının hikayecilere istedikleri malzemeyi verdiğini ve bu nedenle uzaylıların deniz canlılarına benzer buruşuk derili ve tüysüz çizildiğini düşünmekteyim. O zamandan kalmış bir alışkanlık herhalde. Uzun lafın kısası çalışkan ve başarılı bir kadın karakterin o dili çözme sürecini bize izletecek kadar yeterli bir dil bilimciyle çalışma zahmetine girmedikleri için iyi bir fikir, bomboş bir hikayeye dönüşmüş. Ve bu bilgiyi en sona sakladım. Bu filmi çeken adam kim biliyor musunuz? Blade Runner’ın ve Dune serisinin yönetmeni... Sırf bu zamana kadar izlediğim ennn güzel filmlerden olan Julie & Julia’da Meryl Streep ile başrolü paylaşan Amy Adams burada da baş rol diye 1 vermeyeceğim. Jeremy Renner’ı da sempatik bulurum. 1 puan Adams’a, 1 puan Renner’a, 1 puan da harcanıp giden fikre. Puanım 3/10.


20. Görev: Bir yönetmenin ilk uzun metraj filmini izle.

Bu görev için sonraki filmleriyle karşılaştırabilmek ve o filmlerdeki tarzından izler yakalayıp yakalayamayacağımı test edebilmek için birkaç filmini izlediğim ve stili olduğundan emin olduğum bir yönetmen seçtim: Christopher Nolan. İlk uzun metraj filmi Following. Öncelikle iş güç sahibi olmanın ne kadar önemli olduğunu vurguladığı için bu filme teşekkür ediyorum. Bilhassa erkekler muhakkak çalışmak zorunda. Filmi izlerseniz siz de sonunda sigortalı bir işi olsaydı böyle olmazdı dersiniz. Film çok küçük bir bütçeyle çekildiği için siyah-beyaz. Oyuncular popüler değil. Hatta araştırdığım kadarıyla herkesin başka bir işi olduğu için çekimler sadece hafta sonları yapılıyormuş. Açıkçası bu cesarete hayran kaldım. Öz güven böyle bir şey. Bir hikayen var ve bu hikayeye hayat vermek için en güncel görüntü teknolojilerini bırak, renkli filme bile ihtiyaç duymuyorsun. Çünkü iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunu biliyorsun. Şimdi değilse ne zaman demiş ve ortaya çok lezzetli bir iş çıkarmış. Merak uyandıran bir açılış sahnesi, filmin sonunda tüm parçaların mükemmel şekilde birleştiği çok iyi kurgulanmış bir geri dönüşlü anlatım, noir havasını destekleyen siyah-beyazlık, ahlaki ikilem, mekanların olay örgüsündeki görevine vurgu ve kimlik karmaşası... Sonuç ise ufak eksikleri görmezden gelme isteği uyandıran başarılı bir iş. Ben filmin sonunda “eee?” demeyi sevmem. “Haaa!” demeyi severim. Film istediği kadar gerçeküstü olabilir ama kendi yarattığı evrenin içinde tutarlı olacak ki benim mantığıma yatacak. Film beni ikna edecek. Yazar kafasına göre, işine geldiği gibi hikayede ekleme, çıkarma, değiştirme yapmayacak. İyi hikaye budur. Büyük prodüksiyonlarla göz boyayan Denis Villeneuve, gel de 6000$ bütçeyle film yapan Nolan’dan ders al. Puanım 8/10.


21. Görev: Aşk üçgeninde geçen bir film izle.

16, 17, 18, 19 ve 20. görevler için seçtiğim filmler nispeten ağır olduğu için hazır aşk üçgeni teması gelmişken bu görevde hakkımı romantik komediden yana kullanmak istedim. Erken 2000’ler Hollywood romantik komedilerini çok severim. Bana kafa dağıtmak için ihtiyacım olan her şeyi verir. Tüm klişeleri tek tek yakalamak bende tanıdık bir his uyandırır. Bir de oyuncuların kimyası çok iyi tutmuş, müzikler çok iyi seçilmiş ve hikaye de benzerlerine göre biraz daha iyi yazılmışsa aşka inancımı tazeler. Sanki o aşka ben sahip olmuşum gibi beni film bittikten sonra bile bir süre daha mutlu etmeye devam eder. Bu film o kadar iyi örneklerden biri değildi ama yeterliydi: Win a Date with Ted Hamilton. Herkesin birbirini tanıdığı küçük bir kasaba. Markette çalışan, iyi kalpli, güzel ama biraz saf bir kasaba kızı. Onun açıkgöz ama onun kadar güzel olmayan kız arkadaşı. Ona çocukluktan beri duyduğu aşkı ilan edemeyen erkek arkadaşı. Bu erkeğe aşık olan barmen kız. Hayatlarına mucizevi şekilde giren zengin, züppe ve popüler erkek. Barmen kızın kendi aşkından vazgeçip aşık olduğu çocuğu esas kıza açılması için yüreklendirmesi. Benzer şekilde zengin erkeğin esas kızı kapmışken ona istediği ilişkiyi sunamayacağını anlayınca onu diğer oğlana yönlendirmesi. Ve mutlu son. Kıpklişe bir hikaye. Aşırı özenli olmayan kombinler. Sağlıksız beslenen karakterler. Esas kızın sapsarı kaküllü saçları. Her şeyiyle tam bir 2000’ler. Kulvarı için vasatın çok üstüne çıkmayan ama yeterli bir iş. Puanım 6/10.


22. Görev: Arkadaşlık hakkında bir film izle.

Arkadaşlığı ve arkadaşlarını çok seven biri olarak arkadaşlık filmlerini severim. Bu görev için de sıra dışı ve şaşırtıcı derecede gerçek bir hikayesi olan, eğlenceli bir film seçtim: Tag! Yaklaşık 30 yıl boyunca ebelemece oynayan bir erkek arkadaş grubunun hikayesini anlatıyor. Kadroda Jeremy Renner ve John Hamm var. Filmi izlerken çok absürt ve abartı bulmuştum ama filmin sonundaki gerçek videoları görünce az bile çekmişler dedim. Filmin ebelemece üzerine dönmesi ufak bir heyecan ve aktiflik katıyor. Zaten başlı başına komik bir hikaye olduğu için eğlenceli de bir film. Ama sonlarına doğru duygusallaşmaya başlıyor. Çünkü yavaş yavaş aralarındaki meselenin kör bir kazanma hırsı olmadığını, bir arada kalmak için verilen bir emek olduğunu görüyorsunuz. Onlar “Yaşlandığın için oyun oynamayı bırakmazsın, oyun oynamayı bıraktığın için yaşlanırsın” düsturuyla hareket ettiklerini söyleseler de asıl düsturları şu: “Oyun oynamak için bir araya gelmezsin, bir arada kalmak için oyun oynarsın”. Sevgiyi daima emekle bir tutarım. Şu yazımda buna uzun uzun değinmiştim. İnsan sevdiği şeye emek verir, emek verdiği şeyi sever. Gerçekten sevdiğiniz bir insana ve onunla kurduğunuz ilişkiye emek verirsiniz. Onu akışa bırakmazsınız. O kişinin ve o ilişkinin kaderini zamanın ellerine bırakmazsınız. Onu daima diri tutmak için iş güç, çoluk çocuk sahibi adamlar olarak 50 yaşında sokaklarda, herkesin içinde ebelemece oynarsınız. Bundan utanmazsınız. Tag, saçma gibi görünen ama bittiğinde benim içimi ısıtan bir hikaye oldu. Sevdiklerinize, sizi birleştiren ortak noktalarınıza ve rutinlerinize tutunun. Onlar komik, utanç verici ya da sıkıcı değiller. Sizi siz yapan ve birbirinize bağlayan gizli kahramanlar. Puanım 8/10.


23. Görev: Ana karakterin ahlaki olarak gri alanda kaldığı bir film izle.

Ben gri karakterleri çok severim çünkü gerçektirler. İnsan zaten gri bir varlık. Bazılarına göre çok iyi kalpli bazılarına göre kötü. Bazılarına göre çok sevecen bazılarına göre buz gibi. Bazı konularda salak bazı konularda akıllı. Bazen gururlu bazen gurursuz. Bazen dürüst bazen yalancı. Bazı konularda ahlaklı bazı konularda etiğe aykırı... Ancak bu görev ahlaki olarak gri bir karakter istediği için uçların biraz daha belirgin olmasını tercih ettim ve The Talented Mr. Ripley’i seçtim. İzlememiş olsaydım Catch Me If You Can bu görev için harika olurdu. Gerçek hikayeden uyarlanmış ve bayılarak izlediğim bir filmdi. Sonlara doğru Frank’in yakalandığı sahnede onu tutuklayan polis memurunu oynayan kişi gerçek Frank’miş. Bu bilgiyi de yeri gelmişken satmak istedim. The Talented Mr. Ripley’i Matt Damon oynuyor diye seçtim ama çok doğru bir seçim yapmışım çünkü hikayede sadece Tom değil herkes griydi. Bence herkes Dickie’yi Tom’un öldürdüğünün biliyordu ama nişanlısından başka kimse Dickie’yi sevmediği için onun ortadan kalkması herkesin işine geldi. Belki babası dahil herkes ondan kurtulduğu için mutlu bile olmuştur. Freddie de merakının ve gizem çözme arzusunun, aslında zekasının kurbanı oldu. Bu arada Jude Law burada yine zengin ve yerine geçilmek istenen kişi. Adamın kariyerinde 2-3 tane fakir rolü var onlarda bile fakir görünmüyor ne yapsın. Neyse Tom zaten alt sınıftan gelen, homoseksüel, hayatı boyunca olduğu kişiyi sevmeyip bir başkası olmaya çalışarak kimlik karmaşasının içinde boğulmuş bir model. Modelin tüm özellikleri özenle yerleştirilmiş. Alt sınıftan gelmesi onu ötekileştiriyor. Yıllar boyu dışlanmanın biriktirdiği öfkeyi yanlış zamanda yanlış yerde çıkarıyor. Homoseksüelliği Dickie’ye karşı aynı anda sevgi, nefret, hem hayatını kıskanma hem onu başkalarından kıskanma, hem ona sahip olma hem de onu yok etme arzusu gibi karmaşık hisler beslemesini ve onunla ilgili karar alırken mantığını yeterince devreye sokamamasını açıklıyor. Karşılık bulması imkansız ve belki Tom’un kendinden bile saklaması gereken bu aşk, işlerin sarpa sarmasında yani hikayenin düğümlenmesinde oldukça güçlü bir rol oynuyor. Kimlik karmaşasının içinde boğulması da şunu sağlıyor: Şimdi sen Dickie’yi öldürdün. Oldu bir kere. Teslim olmak gibi bir niyetin de yok. Madem adamın parasını, eşyalarını, kimliğini filan alacaksın kaç başka ülkede yaşa. Ama hayır. Tom başka ülkeye gidip sıfırdan bir hayat kurarsa kendi olmak zorunda kalır. Fakat o Tom olmayı bilmiyor. Tom olmaktan korkuyor. Tom olmak istemiyor. O; Dickie’nin kıyafetleri, saç stili, çevresi, hobileri ve imkanlarıyla Dickie olmak istiyor. Onun güvenli alanı da bu. Ve bu güvenli alan film boyu onu en büyük tehlikelere sürükleyerek olayları heyecanlı ve içinden çıkılamaz bir hale getiriyor. İşler o kadar içinden çıkılamaz hale geliyor, Tom’un güvensizliği o kadar büyüyor ki bence onu ele verme ihtimali çok düşük olan çünkü ona aşık olan (diğer bir homoseksüel karakter) Peter’ı bile öldürüyor. Ama tüm bu kimlik karmaşasının içinde Tom tamamen bir canavara dönüşmüştü ve tamamen yok olmuştu diyemem. Tom diye biri vardı. Bunu Tom bile görmek istemiyordu ama Tom, piyano virtüözü olmak isteyen bir gençti. Tom diye biri olmasaydı Tom, başka bir kimlikle yaşamaya çalıştığı için ara ara kendinden nefret etmezdi. Her şeye yeniden başlamanın imkansızlığının ağırlığı altında ezilmez, bunun mümkün olduğu hayaller kurmaz, dahası yakalanma pahasına bu hayallerini en savunmasız anında yanındakilere anlatmazdı. Filmin sonunda hala Tom diye biri vardı. Çünkü ağlıyordu. Bu arada filmin aslında aşık olduğun arkadaşın yerine geçme isteği, saplantılı homoseksüel aşk gibi temaları bana Mulholland Çıkmazı’nı hatırlattı ama Mr. Ripley daha önce çekilmiş. Filmin açık uçlu bırakılması çok hoşuma gitmese de sonradan bu filmin roman serisi uyarlaması olduğunu yani devamı olduğunu öğrenince normal karşıladım. Devam filmleri karışık çekilmiş, seri tamamlanmamış ve diğer filmler bunun kadar tutmamış. Başarılıydı. Puanım 8/10.


24. Görev: Anlatıcının güvenilmez olduğu bir film izle.

Çok iyi çevirememiş olabilirim. Bu görevde gereken; seyirciyi bilerek veya bilmeyerek yanıltan, anlattıklarının doğruluğu şüpheli olan bir anlatıcı. Bu farklı alt kategorilere ayrılan bir tür. Benim bu görev için izlediğim film ise bu türün en iyi örneklerinden biri olmakla kalmayıp bu 30 film içinde en beğendiğim, hatta belki de (özel ve gizli favorim hariç) izlediğim tüm filmlerin arasında en iyi ünvanını hak eden OLAĞAN ŞÜPHELİLER. The Usual Suspects belki 10 yıldan fazladır izlemeyi ertelediğim bir film. Sırf sıradan bir suç filmi sandığım için izlemiyordum. O kadar popüler olmuş bir izlesen ne olur? Kısmet bugüneymiş. Hayran kaldım. Çünkü film beni çok komik bir şekilde şaşırttı. Zaten çember şeklinde anlatımın ilmekli olay örgüsüyle birleşmesi suç hikayelerinde son derece yaygındır. Bu film de bu birleşimi muazzam şekilde kullanıyor. Hatırladığım kadarıyla filmdeki ilk replikte Kyser Soze’nin adı geçiyor. Yani meselemizin Kyser denen adam olduğu belli. Yüzünün görünmemesinden de asıl gizemin onun kim olduğunu çözmek olduğunu anlıyoruz. Kyser Soze’nin adı tekrar geçene kadar hikaye zaten dağınık. O noktadan sonra odak açık şekilde “Kyser kim?” sorusuna çekiliyor. Ben Kyser’in Verbal olduğunu aslında anlamıştım. Kyser’in o çeteden biri olduğuna emindim. Hatta Verbal olduğuna o kadar emindim ki bir ara filme ilgimi kaybettim. Hadi bitsin de o olduğunu öğrenelim dedim. Ancak gemiye gittikleri sahnede Keaten Verbal’a orada beklemesini ve onlara bir şey olursa parayı alıp gitmesini filan söylerken Verbal o kadar ürkmüş ve çaresiz görünüyordu ki fikrimden caydım. Sonra polisin Kyser’in Keaten olduğunu düşünerek anlattığı hikayeyi de ağzım açık izledim. Kyser’in Keaten olduğuna baya ikna olmuştum. Sonunda gerçekten Kyser Soze Verbal çıkınca ben anlamıştım hissini yaşayamadım çünkü anlatı, insanı bildiğinden şüphe ettiriyor. İşte bu... Şüpheliler üzerine çekilen bir filmin yapabileceği en etkileyici şey. Bir diğer etkileyici unsur da senaristin seyirci ile doğrudan konuşmasıydı. Her şeyin açıklığa kavuştuğunu zannettiğimiz anda polis memurları konuşurken biri diğerinin masasının dağınıklığına değindi. Sonra dağınık polis diğerine “Evet dağınık görünüyor ama hepsinin bir sistemi var. Geri çekilip bakman gerekiyor.” dedi. O sahne senaristin bizimle konuştuğu sahneydi. Açıklık diye anlattığı şeyin bir yalan olduğunu itiraf etti. Bize darmadağın bir hikaye anlattı ama hepsinin bir sistemi vardı. Biraz açılıp aynı görüntüye tekrar bakmamızı söyledi. Ve o sırada diğer polis gerçek hikayeyi çözdü. Aslında yalan yoktu. Saklanmış bir bilgi yoktu. Sadece o kadar iyi bir yapboz hazırlamıştı ki parçalar adeta çift yüzlüydü ve biz onları yanlış birleştirmemize rağmen ortaya bir resim çıkabildiği için o resme aldandık. Önemli olan iyi bir hikaye anlatmak değil, bir hikayeyi iyi anlatmaktır. Çünkü anlatılan hikayeler aslında hep aynıdır. Puanım 10000/10.


25. Görev: Cannes Film Festivalinde ödül almış bir film izle.

Festival filmlerini sevmem. İzlemediğim seçenekler arasında en az festival filmi havasındaki örneklerden birini seçtim: The Wind That Shakes the Barley. Cillian Murphy başrolde. Tabii ki izlerken sıkıldım. Ama savaşın acısını, acımasızlığını, çaresizliğini, aynı saftaki kişiler arasında bile çıkabilen fikir ayrılıklarını ve dava temasını güzel yansıtmıştı. Şahsi fikrim Damien, Teedy’yi dinlemeliydi. Her doğru her yerde söylenmez. Her zaman en cesur adım atılmaz. Akıllı lider şartların olgunlaşmasını bekler. Zaten en başından beri dava adamı olan, lider olan, ne yaptığını bilen Teddy’ydi. Sen sonradan oldun ve ona hayrandın. Tereciye tere satma otur abini dinle işte. Nitekim tarihsel olarak da Teddy’nin temsil ettiği kesim, fırsatını bulduklarında Damien’in temsil ettiği kesimin de ideallerini yerine getirerek yeniden ortak paydada buluşmuşlar. Olan o iç savaşta ölenlere olmuş yani. Ama Teddy de çok acımasız davrandı. Ben Kohlberg’in ahlak gelişimi kuramında çok üst seviyelerde değilim açıkçası. Ne olursa olsun insan kardeşini öldürmemeli. Hem de aynı uğurda savaşırken. Puanım 7,5/10.


26. Görev: IMDb’de 10.000’den az oylanmış bir film izle.

Bu görev için film bulmak biraz zordu. Doğru filmi seçememiş bile olabilirim. Ama seçmiş de olabilirim çok kötüydü çünkü. Timer diye bir film. Bileğinize bir zamanlayıcı takıyorlar. Geri sayımın bitmesi yani sayacın sıfırlanması 24 saat içinde ruh eşinizle tanışacağınız anlamına geliyor. Hatta tanıştığınız kişide de sayaç varsa ve onunki de sıfırlanalı 24 saat olmamışsa birbirinizin ruh eşi olduğunuz garantilenmiş oluyor. Bu mantık üzerinden zamanlayıcısı olan bazı insanlar sıfırlanana kadar hayatı öylesine yaşarken yani ruh eşiyle tanışmadığı günleri yaşanmamış sayarken bazıları da sıfırlanana kadar kısa süreli ilişkilerin tadını çıkarıyor. Sayaç devam ederken karşınıza çıkan ve kimyanızın çok iyi uyduğunu hissettiğiniz birinin ruh eşiniz olmadığını bilmek yaralayıcı ve düşündürücü olabiliyor. Yani onunla bir ilişki yaşamaktan vazgeçebiliyorsunuz. Gibi gibi sen olsaydın ne yapardın, ister miydin istemez miydin minavlindeki sorulara kapı aralıyor. Yani fikir güzel ama rezalet işlenmiş. Senaryo çok sıkıcı, oyunculuklar kötü... Hayatımda daha sıkıcı çok az film izlemişimdir. İlk yarım saat içinde bir ara uyumuşum. Son 45 dakika da sırf uyumamak için kenardan YouTube açtım, başka şeyler izledim. Sırf bana küçük bir fikir verdiği için 1 vermiyorum. Puanım 2/10.


27. Görev: Bir yolculuk filmi izle.

Yolculuklara bayılırım. Kişinin kendisi dahil herkesi en iyi yolda tanıdığına inanırım. Bu yüzden yol hikayelerini seviyorum. Yola çıkmaya karar verme anını, hazırlanışı, yolun henüz yorulmadığımız ve her şeyin iyi gittiği ilk anlarını, yorulmaya ve bir şeylerin ters gitmeye başladığı ama hala keyifli sayılan ortalarını, akla gelmeyenin başa geldiği durumlarla mücadele ettiğimiz anları ve en sonunda bitkin ama başarmış şekilde eve dönmeyi seviyorum. Bu göreve de aşırı uygun ve çok beğenerek izlediğim bir film seçtim: Little Miss Sunshine. Filmin beni en çok etkileyen noktası filmin başında sadece aynı evde yaşayan insanlar olan birkaç kişinin filmin sonunda aile olmayı öğrenmeleriydi. İnsanlar bazen rutinlerinin içinde kayboluyorlar. Zaten aile olmak esasında çok zor bir şey. Çünkü aile; mecburen bir araya gelmiş, hiçbir şekilde birbirini seçmemiş insanlardan oluşuyor. Bu nedenle ben ailelerin farklı deneyimler yaşamasını, konfor alnından ayrılmasını ve birbirini daha yakından tanımasını çok önemsiyorum. Zorluklara beraber nasıl göğüs gerdiklerini görmeleri lazım aile üyelerinin. Ve bunun çok büyük zorluklar değil anlık krizler olması da önemli. Çünkü büyük zorluklar uzun sürer ve insanlar bir şeylerin zor olmasına alışabilir. Ama bir hedefe doğru ilerlerken, üstelik konfor alanından uzakken, mesela bir yolculuktayken :) küçük krizlerin hemen çözülmesi gerekir ve aile üyeleri bir şeylerin üstesinden birlik olarak gelebildiklerini, başarabildiklerini görmüş olur. Sonuç hızlı alınırsa bağ da kuvvetlenir. Bir ailenin berbat görünen ama eve dönmeyi başardıkları bir yolculuğa çıkmasını, hiçbir şey denememeye tercih ederim. Çünkü hiçbir aile kusursuz değildir. Mesela bu hikayede büyükbaba torununu çok seviyordu. Kendisi yapmasa bile ona hep doğruyu öğretmeye çalışıyordu ama sorumsuzdu. En azından yolculukta uyuşturucu almamayı düşünemedi. Frank yani ailenin dayısı kendinden vazgeçmişti ama kardeşinin ailesi için elinden geleni yaptı. Dwayne yani ailenin erkek çocuğu bir amaca sıkı sıkıya bağlıydı ve ona hiç ulaşamayacağını öğrendi. Ailesini beğenmiyordu ve bunun nefret olduğunu zannediyordu. Ancak onların bir parçası olmayı sevdiğini fark etti. Yaşadıkları sadece ergenlik dönemi sancısı bile olabilirdi. Denemesi bile değerliydi. Richard yani baba, kazanmak ve kaybetmekle kafayı bozmuştu ama gerçek kaybın ne olduğunu öğrendi. Sherley yani annemiz ise kesinlikle en güçlü karakterdi. Çünkü tüm bunlarla baş eden oydu ve ben filmin sonunda emeklerinin karşılığını almış bir anne gördüm. Richard ve Sherley, kızlarının hangi kostümü giyip hangi şovu sergileyeceğini bile bilmeyen ilgisiz ebeveynler olabilirler. Daha doğrusu onunla yeterince ilgilenememişler ama yine de tüm emek kızları Olive için verildi ve filmin sonunda Olive, o minibüse tek başına bindi. Arabayı ittikten sonra koşup binecekleri zaman onu minibüsün içine hep dedesi alıyordu. Olive, o yarışmadan çıktı ve koşup o minibüsü yakalayıp içine atladı. Yani dedesini kaybetti, yarışmayı kaybetti, büyük bir fiyaskoya dönüşen en büyük hayalini de kaybetti ama güven kazandı. Hem öz güvenini hem de ailesinin ona verdiği güveni... Yani evet, bu aile de her aile gibi baştan sona kusurluydu ama başarmak için kusursuz olmak gerekmez. Muhtemelen o aile eve gelir gelmez yine kavga etmiştir. O gün etmediyse ertesi gün etmiştir. Ama o geziyi ve orada kurdukları bağı hiç unutmayacaklar. Puanım 9/10.


28. Görev: Başrolün yemek olduğu bir film izle.

Bu görevi görünce keşke Julie&Julia’yı izlememiş olsaydım da şimdi izleseydim dedim. Ratatuy da bu görev için harika bir seçim olurdu ama yemek filmi dendi mi Julie&Julia benim için baş köşededir. Ratatuy’da farelerden biraz iğrenmiştim. Neyse bu görev için Chef’i izledim. Daha önce izlemiş olduğum o iki film varken bu bana çok da başrol yemekmiş hissi vermedi. Başrol adından da anlaşılacağı üzere şefin kendisiydi. Açıkçası güzel bir film değil. Zaten 1 saat 45 dakikalık bir film ve asıl hikaye tam 1. saatte başlıyor. Şefin düzeninin yıkılma kısmını o kadar uzun anlatmalarına gerek yoktu. 1. saatten sonra restoran şefinin bir yemek kamyonuyla eyalet eyalet gezerek kendi yolunu çizmesini izliyoruz. Buradan çok eğlenceli ve sıcacık bir yaz filmi, yemek filmi, yol filmi çıkabilirdi. Yine hikayeyi ve malzemeyi harcayan bir film yani. Mesela illaki gidilen her yer gösterilecekse her yerde birkaç gereksiz sahne yazmak yerine o gezi bir video klip gibi gösterilebilirdi. İçlerinden biri seçilerek sadece orası için replikli sahneler yazılsa ve o sahneler de hikayeye anlam katacak şekilde kurgulansaydı çok daha keyifli olurdu. Yine de babayla oğulun yine bir yolculuk sırasında, beraber bir şeyler için mücadele ederken ve yeni bir şeyler inşa ederken yakınlaşmasını sevdim. Ufaktan yemek yapasım da gelmedi değil. Yemekle ilgili kendi işimi yapmak gibi henüz çok arkalarda bekleyen bir hayalim var. Azcık onu da depreştirdi. Yeterlidir deriz. Puanım 5/10.


29. Görev: Crush’ının oynadığı bir filmi izle.

Benim celebrity crushım çoktur. Hiçbiri de birbirine benzemez. Mesela birkaç örnek: Keanu Reeves, Gerard Butler, Matthew McConaughey... Ama hepsinin ortak bir noktası var: Çabasız maskülenlik. Bu görevin zor yanı, elbette bunların birçok filmini izlemiş olmamdı. Özellikle hafif bir şeyler izlemek istediğim için canım romantik komedi çekiyordu ve en çok da romantik komedilerini izlediğim için izleyecek bir şey bulmakta zorlandım fakat sonra sırf Jeniffer Lopez oynuyor diye izlemediğimi hatırladığım popüler bir film buldum: Wedding Planer. Jeniffer Lopez ile bir derdim yok bu arada. Oyunculukta başarılı olduğunu da düşünüyorum ama kafamda hep şarkıcı olarak yer ettiği için filmin gerçeklik etkisini azaltıyor benim zihnimde. Her neyse film güzeldi. Sevdiğim erken 2000’ler Hollywood romantik komedilerinin bu film maratonunda izlediğim diğer örneğine göre çok daha başarılı bir seçenekti. Ben romantik komedilerde özellikle kadın karakterin bize tanıtıldığı kısa video klip tadındaki kesiti severim. Filmin başında ben Mary’nin nasıl çalıştığını, eve kaçta geldiğini, ne yediğini, ne giydiğini, hobilerini, takıntılarını, kısacası onu Mary yapan özelliklerini öğrendim. Artık o karakter benim için gerçek ve bir yerlerde yaşamaya devam ediyor. Esas kız ve esas oğlan tesadüfi bir karşılaşmanın ardından güzel bir akşam geçirir, işine odaklı esas kız birden aşk kadın olur, daha sonra o oğlanla imkansız olduklarını öğrenir, oğlanı yalancılıkla suçlar ve ters düşmeye başlarlar ama kader onları sürekli bir araya getirir, tam her şey bitti derken mucizevi şekilde ilişki içinde oldukları partnerleri onları birbirine bırakır ve vicdan azabı duymadan mutlu sona ulaşabilirler. İşte klişelerle dolu bir aşk hikayesi. Hiç vakit yokmuş gibi patron yürürken arkasından koşturarak yapılan ofis bilgilendirmeleri, esas kızın kırık yakın arkadaşı, esas kızın çok iyi kalpli olduğunun bir göstergesi olarak yaşlılarla iyi anlaşması, esas oğlanın kalbinin de hiç fena olmadığının göstergesi olarak çocuklarla iyi anlaşması, esas kızın kimsenin bilmediği nostaljik etkinlikler bulması ve oğlanı oralara götürerek romantize ederek yaşadığı hayatına dahil etmesi, böylece oğlanın yorucu gerçeklikten kurtularak esas kıza yaklaşması... Seviyorum seviyorum. Ne kadar verseniz yerim ben bunu. Yine de çok daha iyi romantik komediler izlediğim için puanım 6,5/10.


30. Görev: Hiç ziyaret etmediğin bir ülkede çekilmiş bir film izle.

Veee geldik son göreve. Kapanışı hak eden hem de vizyonda olan bir filmle yaptım. Son filmi gittik aslanlar gibi sinemada izledik geldik: Odyssey! Bu görev keşke benim için zor olsaydı ama ne yazık ki değil. Şimdilik... Yapım şirketinin açıkladığı resmi set ülkeleri: Yunanistan, İtalya, Fas, İskoçya ve İzlanda. Hiçbirine gitmedim. Bu film çok konuşuldu, çok eleştirildi. Ben eleştirilerin çoğuna hak vereceğimi düşünürken çoğunu yersiz buldum. Meyve veren ağaç taşlanır. Nolan’ı çekemiyorlar bence. Evet klasik Nolan etkisini çok net göremedim çünkü bu sefer hikaye orijinal değildi. Ancak Nolan, bana harfiyen bildiğim bir destanı bile heyecanla ve keyifle izletebildi. Yani benim en çok önem verdiğim şeyi yaptı. İyi bir hikaye anlatmadı. Bir hikayeyi iyi anlattı. Zaten filmde Menelaos’un Telemakhos’a “Nasıl? Anlatışımı sevdin mi?” dediği bir sahne var. Çünkü orada Menelaos, herkesin Odesyus ile ilgili bir şeyler anlatmasına gönderme yapıyor. Ben orada yönetmenin bizimle konuştuğunu düşünüyorum. Odesyus’un destanı yüzyıllardır anlatılıyor fakat Nolan bize soruyor: “Benim anlatışımı sevdin mi?”. Ben bunu bir meydan okuma olarak görüyorum. Nolan zaten günümüzün en iyi ve en zengin yönetmenlerinden biri. Tabii ki iyi bir yapımcıyla anlaşıp iyi ekipmanla, iyi oyuncularla, hiçbir harcamadan kaçınmayarak film hazırlayabilir. Fakat tüm bu olanakların sonucunda sadece görsel olarak tatmin edici ama seyirciyi 3 saat tutamayacak bir şey de çıkabilirdi. Nolan, dünyanın en meşhur destanını bile kendi tarzında anlatabileceğini kanıtladı. En popüler oyuncuları, en iyisine dönüştürebileceğini kanıtladı. Montaj, kurgu, kostümler, sahne tasarımı, ses efektleri, oyunculuklar... Her şey harikaydı. Diğer karakterlerin filmde toplamda 10 dakika bile görünmemesini eleştirenler olmuştu. Ben sahneleri yeterli buldum. Sahneler iyi dağıtıldığı için o kadar az izlediğimi hiç fark etmedim. Zaten bu bir karakter hikayesi. Destanın adı direkt Odesyus. Tabii ki sürekli onu göreceğiz. Daha genel bir öykü arayanlar İlyada’yı tercih edebilirler. Benim yalnız iki eleştirim var: İlki, abi truvalı Helen nasıl zenci olabilir senin aklın alıyor mu yani? Bitmedi zenci sevdanız. O dönemde zenciler anca köle, biraz şansı varsa gladyatör filan olurdu. Çünkü siyahiler Kuzey Afrika’dan geliyordu. Akdeniz insanı nasıl siyahi olsun en fazla buğday tenli olur. Helen siyahi, Agamemnon’un karısı siyahi, Odesyus’un sarayına girip Penelope ile evlenmek isteyen zengin taliplerden bazıları siyahi... Saçmalamayın gerçekten yani. Diğer eleştirim de Athena ile ilgili. Athena benim en sevdiğim tanrıça olduğu için zaten kırmızı çizgim. Zendaya zaten asla olmamış, kast seçimini geçtim. Athena gibi bilgelik, strateji, savaş ve beceri tanrıçasını o kadar uhrevi bir figür olarak görmek istemezdim. Sürekli görünüp, boş boş konuşup kayboluyor. Bir de hep ağlamaklı ve acıyarak bakıyor. Ölülerin dirilere baktığı acımayla bakıyor. Onun gözlerini çakmak çakmak görmek isterdim. Athena benim için öyle bir figür yani. Odesyus’a daha bilgece akıl vermesini isterdim. Azize gibi çizilmesine gerek yoktu diye düşünüyorum. Hatasıyla günahıyla başarılı bir yapım. İzlediğime değdi. Puanım 8,5/10.


Bu film maratonu benim için çok keyifli bir deneyim oldu. Listeyi hazırlayanı da tebrik etmek lazım. Görevleri özenle seçmiş. Bu sayede size sadece herhangi 30 film izletmiyor. Sizi sinema ve film türleri konusunda duyarlı ve ayırt edici hale getiriyor. Benim için aynı zamanda öğretici bir süreç oldu yani. Bu arada mental yatırım tavsiyesidir: Ara ara bir hobiyi takıntı haline getirmek sizi zararlı takıntılardan uzak tutar. Ben şimdi film izlemeye bir süre ara vererek yeni takıntıma geçiyorum. Hoşça kalın.


Her filmi kendi kulvarında değerlendirerek verdiğim puanlara göre sıralı listem:


1. The Usual Suspects (Olağan Şüpheliler)

2. Le Comte de Monte-Cristo (Monte Cristo Kontu)

3. Gladiator (Gladyatör)

4. Wings (Kırık Kanatlar)

5. Green Mile (Yeşil Yol)

6. Little Mis Sunshine (Küçük Gün Işığım)

7. Odyssey

8. The Talented Mr. Ripley (Yetenekli Bay Ripley)

9. Tag! (Yakalandın!)

10. Advebtures in Babysitting (Bebek Bakıcısnın Maceraları)

11. Following (Takip)

12. The 39 Steps (39 Basamak)

13. Persepolis

14. The Wind That Shakes the Barley (Özgürlük Rüzgarı)

15. Gattaca

16. Edward Scissorshands (Makas Eller)

17. Roman Holiday (Roma Tatili)

18. Wedding Planner (Darısı Başıma)

19. Runaway Bride (Kaçak Gelin)

20. Win a Date with Tad Hamilton (Hollywood’da Randevu)

21. Lady Bird (Uğur Böceği)

22. First Man (Ay’da İlk İnsan)

23. Chef (Şef)

24. Interstellar (Yıldızlararası)

25. About Time (Zamanda Aşk)

26. Red Notice (Kırmızı Bülten)

27. Arrival (Geliş)

28. American Graffiti (Gençlik Yılları)

29. Timer (Aşka Geri Sayım)

30. Paprika






  



Yorumlar


  • LinkedIn

©2021, Ayşe PELİKLİ tarafından Wix.com ile kurulmuştur. Her hakkı saklıdır.

bottom of page